Türkiye'nin
Biyolojik Çeşitliliği
Zonguldak'taki
tropikal ormanlarda yaşamış canlılar, kömürleşmiş cesetlerinin
200 milyon yıl sonra bir felakete neden olabileceğini
hiçbir zaman düşünmediler elbette. Biz bugünün insanları
da yaşamımızın veya ölümümüzün tarih içinde ne gibi
rastlantılara neden olabileceğini kestiremiyoruz. İçinde
kaybolarak sahiplendiğimiz hayatlarımız, tarihin büyüklüğü
içinde tek bir saniye bile etmiyor aslında. Yine de
yaşanmış her hayat enerjisini başkalarına aktararak
masanın bütün düzenini değiştiren bir bilardo topu gibi
iz bırakıyor dünyanın çehresinde.
Bugün nereye giderseniz gidin karşınıza çıkacak olan
bu esrarengiz çeşitlilik, bundan önce yaşamış canlıların
hiç farkında olmadan bıraktığı izlerden başka bir şey
değil aslında. Bu, şimdilerde yaşamlarımızı üzerine
kazıdığımız Türkiye toprakları için de geçerli. Tarihin
bu noktasından geriye dönüp baktığımızda, Türkiye'nin
doğasında sıradışı bir çeşitlilik olduğunu ve bunun
özünde çok farklı nedenlerin yattığını görüyoruz.
 |
Fırat'ın
Halfeti kıyıları ve Rumkale, Türkiye atlasının yakın
tarihte sular altında bırakarak yok ettiğimiz parçalarından
biri. Bu bölge, biyolojik ve kültürel çeşitliliği
bir araya getiren benzersiz bir coğrafyaydı.
Foto: Hakan Öge / ATLAS |
Anadolu
yokken yani günümüzden 200 milyon yıl öncesinde Pangea
denen tek bir kıta vardı dünyada. Şimdiki Türkiye toprakları
üzerinde tropikal iklim hâkimdi. Karalarda az sayıda
türden ilkel canlılar yaşıyordu. Daha sonra, yaklaşık
150 milyon yıl önce, Laurasia ve Gondwanaland adlı iki
kıtaya bölünmeye başladı Pangea. Tethys adlı bir deniz
bu iki kıtayı birbirinden ayırmaktaydı. Türkiye, şimdiki
Kuzey Amerika, Avrupa ve Asya'yı (Hindistan ile Arap
Yarımadası hariç) içine alan Laurasia kıtasının Tethys
Denizi'ne bakan güney kıyılarındaydı. Dinozorların yaygın
oldukları ve ilk kuşların gözükmeye başladığı zamanlar
Anadolu oluşmaya başladığında yani 65 milyon yıl önce
ise kıtalar yavaş yavaş şimdiki konumlarını almaya başladılar.
Bu dönemde memeli hayvanlar, çiçekli bitkiler ve böcekler
yaygınlaştılar. Mevsimler belirgin olarak ortaya çıktı.
Tam bu sıralarda, Afrika kıtası kuzeye doğru kayarak
Avrupa ve Asya kıtalarını sıkıştırmaya başladı. Bu nedenle,
Alp kıvrımları ve bunların bir parçası olarak da Toros
ve Kuzey Anadolu dağları oluştular. Sıkışmanın etkisiyle
1000 metre kadar yükselen Anadolu'nun ortasında bugünkü
Orta Anadolu Platosu'nu kaplayan bir iç göl oluştu.
İşte Türkiye'nin biyolojik çeşitliliğinin kaderi büyük
ölçüde bu dönemlerde yazıldı. Oluşan dağ silsileleri
hızla yayılmakta olan çiçekli bitki ve böceklere fiziksel
bir engel etkisi yaptı ve bu canlıların topluluklarını
birbirinden kopararak farklı türlere dönüşmelerini sağladı.
Bugün Türkiye'de karşılaştığımız açıklanması zor bitki
çeşitliliğinin altında yatan en temel neden işte 65
milyon yıl önce yaşanmış olan bu yer hareketleri.
Coğrafyanın gücü canlıların çeşitliliğini derinden etkiledi.
Günümüze yaklaşırken, Anadolu coğrafi evrimini biyocoğrafik
açıdan çok stratejik bir konumda noktaladı. Coğrafyacılar
onu Asya kıtasının bir parçası olarak tanımlasa da Avrupa
ve Afrika'ya olan yakınlığı Anadolu'nun en az Asya kadar
bu iki kıtanın değerlerini de taşımasına neden oldu.
Anadolu, tarihin değişik dönemlerinde her üç kıtada
yaşayan canlıların yayılması için köprü görevi de yaptı.
Bugün, Avrupalı canlılara daha çok Karadeniz ve Batı
Anadolu'da, Afrikalı türlerin topluluklarına Akdeniz
Bölgesi'nin sahil şeridi ve Güneydoğu Anadolu'da, Asya
kökenli türlere ise Doğu ve Orta Anadolu'da rastlıyoruz.
Yine de sonuçta ortaya çıkan biyocoğrafyanın tüm özelliklerini
açıklamak için bu sayılanlar yeterli olmuyor. Türkiye'deki
canlı topluluklarının şekillenişini tam olarak anlamanın
yollarından biri, fiziki coğrafyadan bildiklerimizi
bir yana bırakarak alternatif bir coğrafya dalının kurallarını
izlemek.
Bitki Coğrafyası
Bitki coğrafyasının anlattıkları Türkiye'deki canlıların
dağılışlarını anlamamız için önemli ipuçları veriyor.
Bitki coğrafyası bitkilerin dünyadaki dağılış biçimleri
ile coğrafi özellikler arasındaki ilişkileri araştıran
bir bilim dalı. Bu bilim dalına göre dünya 37 ayrı 'flora
bölgesine' ayrılmış durumda. İşte bu sınıflandırmaya
göre üç farklı bitki coğrafyası bölgesi Türkiye sınırları
içinde buluşmakta. Türkiye gibi dünyanın çok küçük bir
bölümünü kaplayan bir alanda üç ayrı bölgenin buluşması
çok nadiren görülen bir durum.
Bitkiler besin zincirinin ilk basamağını oluşturduğu
ve hayvan türlerinin dağılışı da büyük ölçüde bitkilere
bağlı olduğu için bitki coğrafyasından aldığımız bu
bilgiler Türkiye'deki hayvanların çeşitliliğini tam
olarak kavrayabilmek açısından büyük öneme sahip. Türkiye'de
buluşan bitki coğrafyası bölgeleri şunlar: İran-Turan
Bölgesi, Akdeniz Bölgesi ve Avrupa-Sibirya bölgesi.
 |
|
Dünyanın
flora bölgeleri
Türkiye'de Avrupa-Sibirya, İran-Turan ve Akdeniz
bitki coğrafyası bölgeleri buluşuyor. Bu, bitki
zenginliğimizin en önemli nedenlerinden biri.
Barındırdığı 9000 bitki türü ile dünyada 19. sırada
yer alan Türkiye 3 binden fazla endemik türe sahip.
Kaynak: ATLAS Kartografya Servisi
Haritayı büyütmek için üzerine tıklayınız. |
Flora
Bölgeleri:
1) Arktik, 2a) Avrupa, 2b) Sibirya, 3) Sino-Japonya,
4) İran-Turan, 5) Akdeniz, 6) Makronezya, 7) Kuzey
Amerika, 8) Pasifik, 9) Kuzey Afrika, 10) Sudan,
11) Somali, 12) Batı Afrika, 13) Doğu Afrika, 14)
Güney Afrika, 15) Madagaskar, 16) Güney Atlantik,
17) Hindistan, 18) Güneydoğu Asya, 19) Endonezya,
20) Hawaii, 21) Yeni Kaledonya, 22) Mikronezya,
23) Polinezya, 24) Karayip, 25) Venezuela, 26) Amazon,
27) Brezilya, 28) And, 29) Pampa, 30) Yuan, 31)
Kap, 32) Kuzey ve Doğu Avustralya, 33) Güneybatı
Avustralya, 34) Orta Avustralya, 35) Yeni Zelanda,
36) Patagonya, 37) Güney Okyanus Adaları. |
Bu buluşmanın gerçeğe yansımasını şöyle örnekleyebiliriz:
Sinop'tan güneye doğru yürümeye koyulan biri, yol boyunca
ilk önce Fransa'dan Sibirya'ya kadar uzanan bir coğrafyanın
doğal özelliklerini görecektir. Orta Kardeniz'deki dağları
aşıp Orta Anadolu düzlüğüne yaklaştıkça üstünde yürüdüğü
topraklar İran'ın ve Çin'in manzarasında bir parçaya dönüşecektir.
Orta Anadolu düzlüğünü geçip, Toros Dağları'nın kuzey
yamaçlarını aştıktan sonra ise İspanya'dan Filistin'e
uzanan Akdeniz bitki coğrafyasının topraklarına ayak basmış
olacaktır. Başka bir deyişle kahramanımızın rotası, Kuzey
Afrika'dan Sibirya'ya ve Çin'e kadar uzanan bir bölgenin
biyolojik çeşitliliğinden parçalar taşımaktadır. Gerçekten
de yeryüzündeki çok az coğrafyada böylesine farklı bir
deneyimi yaşamak mümkündür. Bu rotanın ayrıntıları, Mucizeler
Kesiti adlı PDF dosyasında sunulmuştur.
Küçük bir kıta olarak da tanımlanabilecek olan Anadolu'nun
benzersiz bir kara parçası olmasını sağlayan diğer bir
nokta ise topografya ve iklimindeki çeşitlilik. Sıradağların,
volkanların, kapalı havza göllerinin, taşkın ovalarının,
karstik platoların, denizlerin ve büyüklü küçüklü pek
çok nehrin birbirlerine olan yakınlıkları farklı iklimlerin
aynı zaman dilimi içinde yan yana görülebilmesine neden
olmakta.
Topografya ve iklimdeki çeşitlilik Türkiye'deki biyolojik
çeşitliliğe iki boyutta yansıyor. Bunlardan ilki 'ekosistemlerin'
yani doğal yaşam ortamlarının çeşitililiği: Subasar ormanları,
fundalıklar, turbalıklar, bozkırlar, yüksek dağ ekositemleri
ve tuzcul göller bunların en iyi örneklerinden.
İşin diğer boyutu ise diğer alanlardan fiziksel ve iklimsel
olarak kopmuş bölgeler açısından Anadolu'da tarifi zor
bir çeşitliliğin bulunması. Bu çeşitliliğe bir de iklimsel
özelliklerin zaman içindeki değişimleri ile toprak yapısındaki
ve jeomorfolojideki değişkenlik eklendiğinde fiziksel
izolasyonun etkisi daha da derinleşmekte. Tüm bunlar aynı
zamanda biyolojik çeşitliliği artıran en temel kavramlardan
birini, yani endemizmi oluşturan coğrafi koşulları sağlamakta.
Yüksek dağ zirveleri, derin nehir vadileri, kapalı havza
gölleri, fiziksel izolasyonun en üst düzeyde gözüktüğü
ve bu nedenle sadece kendilerine özgü pek çok canlı türünü,
yani endemik türü barındıran alanlardan.
Buzul Çağları
Zamanın oyunları 65 milyon yıl önce yaşananların ardından
bitmiyor. Türkiye'nin biyolojik çeşitliliğini şekillendiren
bir diğer önemli süreç 120 bin yıl ile 10 bin yıl öncesi
arasında yaşanmış olan 'Buzul Dönemleri'. Bu dönemlerin
ardından mikroklimatik özelliğe sahip alanlar daha da
önemli bir rol üstlenerek Anadolu'nun bir mozaik görüntüsüne
sahip olmasını sağlıyorlar.
Havadaki aşırı soğuma ile karakterli dört buzul döneminin
arasında, bu süreci parçalara bölen buzularası ısınma
dönemleri yaşandı. Soğuma dönemleri sırasında kuzeyde
yaşayan canlılar güneye doğru yayılmaya başladılar ve
Anadolu pek çok canlı türü için önemli bir sığınak işlevi
gördü. Canlılar için Türkiye'ye ulaşabilecekleri iki
giriş kapısı vardı: Trakya ile Kuzeydoğu Anadolu. Kuzeyde
yaşayan canlılar bu kapılardan girerek Anadolu'ya yerleştiler.
 |
|
Türkiye'deki
en yüksek dağ ekosistemlerinden Doğu Karadeniz
Dağları'nda, Salaçur Vadisi'ndeki Göbekli Göl
gibi buzul gölleri bulunuyor.
Foto: Cüneyt Oğuztüzün / ATLAS
|
Ancak Anadolu'yu kuzeydoğudan Antakya yönüne doğru
ikiye bölen ve yüksek dağ silsilelerinden oluşan 'Anadolu
Diyagonali' adlı fiziksel engel, bu iki kapıdan giriş
yapan bazı canlıların bibirleri ile Anadolu'da yeniden
buluşmalarına engel oldu. Hareket yeteneği az gelişmiş
olan bitki türleri ve bazı hayvanlar, bu diyagonalin
batı ve doğusunda bibirlerinden bağımsız olarak çoğalarak
farklılaşmaya başladılar. Bu durum Anadolu'daki biyolojik
çeşitliliğin daha da artmasını sağladı.
Buzularası sıcak dönemlerde ise güneydeki canlı toplulukları
kuzeye doğru harekete başladılar. Bu dönemlerde Antakya,
Güneydoğu Anadolu ve Iğdır Ovası, Afrika ve çöl kökenli
türler için giriş kapısı işlevi gördüler. Tüm bu güneye
iniş ve kuzeye çıkışlar, Anadolu topografyasından doğan
mikroklimatik zenginlik nedeniyle bu topraklar üzerinde
çok daha şaşırtıcı izler bıraktı:
Güneyde olmasına rağmen serin ve nemli bir iklime sahip
olan kara parçalarını kuzeyli türler, diğer yandan,
kuzeyde olmasına karşın sıcak Akdeniz iklimi özelliklerini
taşıyan alanları ise güneyli türler terk etmedi. Bugün
Akdeniz'in tam yanı başında uzanan Amanos Dağları'nda
Kardeniz ikliminin kayın ormanlarını, Kelkit Vadisi'nde
ise Akdeniz'e özgü kızılçam ve sedir topluluklarını
yaşatan şey buzul dönemlerinin izleri aslında.
Buzul dönemleri ve aralarındaki gelgitler sadece Türkiye
içindeki canlı topluluklarının yer değiştirmesini değil
aynı zamanda Anadolu'dan çok daha kuzeyde yayılmış bazı
türlerin buraya yerleşmelerini sağladı. Soğuk koşullara
uyum sağlamış pek çok tür buzulların çekilmesiyle büyük
ölçüde kuzeye doğru yayılmaya başlamış olsa da bazı
bireyler Anadolu'daki yüksek dağların zirvelerine doğru
yayıldı ve buralara yerleşti. Yüksek dağlar açısında
çok zengin olan Doğu Anadolu, bugün asıl dağılışı kilometrelerce
kuzeyde olan pek çok canlı türüne ev sahipliği yapmakta.
Kadife ördek (Melanitta fusca) bu dönemlerin
Türkiye'de bıraktığı izlere en iyi örneklerden biri.
Aslında Avrupa, Asya ve Amerika'nın en kuzey enlemlerinde
yaşayan bu tür, şaşırtıcı bir şekilde Doğu Anadolu'daki
bazı yüksek rakımlı dağ göllerinde yaşamaya devam etmekte.
Bu gibi esas dağılışından uzakta ve kopuk olarak yaşayan
canlı topluklarına bugün 'enklav' adını veriyoruz.
Anadolu'nun bugünkü sureti yukarıda konu edilen nedenlerin
birleşmeleri sonucunda her bir taşı ayrı bir efsaneyi
tarif eden bir mozaik haline dönüştü. Türkiye'nin biyolojik
çeşitlilik atlasını çizebilmek için onu oluşturan birimlerin
neler olduğunu ve bunların birbiriyle ilişkisini anlamak
gerek. Daha da önemli olansa, Anadolu doğasının tek
bir bütün olduğunu, onu oluşturan parçaların ancak tümünün
bir arada kaldıkları sürece var olabileceklerini anlayabilmek.
Türkiye'nin Doğal Yaşam Ortamları
Bozkırlar Türkiye'nin bugünkü suretinde en çok yer kaplayan
doğal yaşam ortamları. Doğanın en çok övündüğü, yaşamı
en zor koşullarda mümkün kıldığı, insanlarınsa utandığı
yüzü Anadolu'nun. Sanılanın tam terine, Türkiye bozkırları
pek çok nadir canlı türüne ev sahipliği yapmakta. Türkiye'de
en çok bitki türünü barındıran doğal yaşam ortamı yine
bozkırlar. Orta Anadolu'nun en iç kesimleri, Güneydoğu
Anadolu ve Iğdır bölgesi Türkiye'nin doğal bozkır alanları.
Diğer alanlar insan eliyle ormanların tahribi ve ardından
otlatma baskısının oluşmasıyla bozkıra dönüşmüş.
Orta Anadolu'da Tuz Gölü Havzası'nda çoğu buradaki tuzcul
bozkırlarda yetişen ve dünyanın başka bir bölgesinde
bulunmayan nadir bitkiler yaşamakta. Sadece Konya Hodulbaba
Dağı'nda kalmış olan Anadolu yabankoyunu (Ovis orientalis
anatolica) Orta Anadolu dağ bozkırlarının en önemli
türlerinden biri. Güneydoğu'da ise Anadolu'nun başka
hiçbir yerinde göremediğimiz pek çok Afrika ve Ortadoğu
kökenli canlı yaşıyor. Yok olma noktasına gelmiş olan
ceylan (Gazella subgutturosa) ve çizgili sırtlan
(Hyaena hyaena), dev bir ketenkele türü olan
çöl varanı (Varanus griseus) ve yediğimiz buğdayın
ataları olan yabani buğday ırkları bu bölgenin Türkiye
mozaiğine koyduğu taşlardan sadece birkaç tanesi. Diğer
yandan, Iğdır Ovası bazı çöl türlerinin Türkiye'de yayılış
gösterdiği tek alan olma özelliğine sahip.
 |
|
Gelengi
(Spermophilus xanthoprymnus) Seyfe Gölü
çevresinde ve Türkiye'nin diğer bozkırlarında
rastlanan bir memeli hayvan türü. Ancak son yıllarda
sayısı azalıyor.
Foto: Cüneyt Oğuztüzün / ATLAS
|
Ormanlar sadece ekonomik ve peyzaj değerleri açısından
değil, biyolojik çeşitlilik açısından da çok önemli
bir yer tutuyorlar Anadolu sahnesinde. Neredeyse her
bir orman parçası kendine has bir canlı kompozisyonuna
sahip. Bunun temel nedeni Türkiye'nin farklı bitki coğrafyalarının
etkisi olması ve tarih boyunca bu coğrafyalar arasında
yaşanmış olan göçler. Anadolu'daki mikroklimatik zenginliği
en iyi şekilde yansıtan ve çok görkemli relikt topluluklar
oluşturan doğal yaşam ortamları yine ormanlar.
Türkiye ormanlarını üç ana bitki coğrafyasının sınırlarını
dikkate alarak sınıflandırmak mümkün. Avrupa-Sibirya
bölgesinde, yani Karadeniz ve Kuzey Trakya'da, yaprak
döken ağaçların bol sayılarda gözüktüğü nemli orman
tipini görüyoruz. Kayın, göknar ve doğuda ladin, bu
coğrafyanın önemli ağaç türlerinden. Tuz Gölü etfrafında
çok kurak koşullarda büyüyen tuzcul bozkırların birkaç
yüz kilometre kuzeydoğusunda, yani Doğu Karadeniz Dağları'nda,
Avrupa-Sibirya bitki coğrafyasının bir parçası olan
ılıman kuşak yağmur ormanları uzanmakta. Ormangülü (Rhododendron sp.), karaca (Capreolus capreolus), kara ağaçkakan
(Dryocopus martius) bu bölgedeki orman dokusuyla
sıkı bir ilişki içinde bulunan pek çok canlı türünden
sadece birkaç tanesi.
Doğu ve Orta Anadolu'da ise çoğunlukla meşenin baskın
olduğu İran-Turan bitki coğrafyası kökenli kuru orman
dokusu uzanmakta. Bu bölgenin kuzeyindeki orman-bozkır
geçiş kuşağında uygun mikroklimatik koşulların hüküm
sürdüğü yerlerde karaçam ve sarıçamın baskın olduğu
alanlara rastlamak da mümkün. Geçiş kuşağında yer alan
ormanlar kara akbaba (Aegypius monachus) gibi
büyük yırtıcı kuşlar başta olmak üzere pek çok nadir
türe ev sahipliği yapmakta.
Akdeniz bitki coğrafyası kökenli Akdeniz ve Ege ormanlarında
ise daha çok iğneyapraklı türler baskın. Kızılçam özellikle
alçak bölgelerde yaygın iken, Toroslar'ın yükseklerinde
Toros göknarı ve sedir ağaçlarının yoğunlaştığını görüyoruz.
Ege'de yüksekliğin 1500 metreyi geçtiği yerlerde ise
karaçamın topluluklar oluşturduğunu görüyoruz. Sığla
ağacı (Liquidambar orientalis) ve yok olmak üzere
olan alageyik (Cervus dama) bu bölgedeki orman
dokusuna özgü bazı canlı türleri. Küçük sıvacıkuşu (Sitta
krueperi) adlı bir türün dünya dağılışının büyük
bir bölümü bu bölgedeki doğal yaşlı iğneyapraklı ormanlar
ile sınırlı.
Yüksek dağlar derin nehir vadileri ile birlikte endemik
bitkilerin ve relikt canlıların en sık görüldüğü doğal
yaşam ortamı. Pek çok bitki ve hayvan türü Anadolu'daki
dağların yükseklerini kaplayan alpin dokuya uyum göstermiş
durumda. Toros kurbağası (Rana holtzi) ve kayauyuru
(Dryomis laniger) adlı bir memeli türü sadece
Bolkar Dağları gibi Türkiye'deki yüksek dağlarda yaşayan
yüzlerce canlı türüne birer örnek. Çengelboynuzlu dağkeçisi
(Rupicapra rupicapra), urkeklik (Tetraogallus
caspius) ve huş tavuğu (Tetrao mlokosiewiczi)
dağılışları Türkiye sınırlarını aşan diğer yüksek dağ
türlerinden.
Türkiye'nin Doğal Yaşam Ortamları
Maki ise Akdeniz bitki coğrafyasının hüküm sürdüğü bölgelere
özgü bir doğal yaşam ortamı. Aşırı kuraklık, yangın
veya otlatma gibi nedenlerle kızılçam dokusunun kaybolduğu
veya hiç yetişemediği alanları kaplayan çalı formundaki
her dem yeşil bitkilerden oluşuyor. Maki, canlı çeşitliliği
açısından çok zengin bir oluşum. Sadece makiye özgü
pek çok canlı türünün bulunması, bu doğal yaşam ortamının
her zaman var olmuş olduğunu kanıtlıyor. Aslında maki,
yeryüzündeki en nadir doğal yaşam ortamlarından biri.
Kuzey ve güney yarımkürede, Akdeniz enlemlerine ve iklimine
sahip olan 5 kopuk leke halinde dağılmış durumda: Orta
Şili, Güney Afrika'nın güney ucu, Avustralya'nın güneyi,
Türkiye'nin de bulunduğu Akdeniz Havzası ve Kaliforniya.
Türkiye makileri Akdeniz'e endemik olan pek çok canlıya
ev sahipliği yapıyor.
Makini kuzeyli akrabası olan fundalıklar ise Türkiye'de
en kısıtlı dağılışa sahip doğal yaşam ortamı. Geniş
anlamda fundalık kelimesi ile zaman zaman çalı formundaki
farklı bitki toplulukları ifade edilse de burada bahsedilen,
süpürgeotu (Erica sp.) adlı bir bitkinin baskın
olduğu kendine has bir oluşum. Fundalıklar Türkiye'de
hemen sadece İstanbul sınırları içinde bulunuyor ve
burada da Akdeniz ile Avrupa-Sibirya bitki coğrafyalarının
birbirlerine yaklaştıkları sınır hattı boyunca yayılıyorlar.
Türkiye dışında sadece Güney Afrika'da ve Batı Avrupa'nın
Atlas Okyanusu'na bakan bölgelerinde uzanan fundalıklar,
süpürgeotlarının çiçek açmasıyla sonbaharda pembe/mor
bir renge bürünmekte. İstanbul fundalıklarına özgü çok
sayıda bitki türü yaşamakta.
 |
|
Türkiye'nin
Akdeniz Bölgesi, kıyı ve deniz canlıları ile makilik
alanlarda yaşayan endemik bitkiler için büyük
önem taşıyor.
Foto: Hakan Öge / ATLAS
|
Göller açısından Anadolu dünyanın en şanslı bölgelerinden
birisi belki de. Özellikle dört yanı dağlarla çevrili
kapalı havzaların ortasında suların birikmesiyle oluşan
göller, bulundukları bölgenin anakayası ve toprak özelliklerinden
etkilendikleri için hemen hepsinin suları ayrı bir özelliğe
sahip. Kimi tatlı, kimi tuzlu, kimi sodalı, kimi acı.
Bir zamanlar Orta ve Doğu Anadolu'yu kaplayan büyük
bir iç gölün kalıntıları özelliğini taşıyan bu göllerde
izole olan sucul canlı toplulukları zamanla birbirinden
farklı türlere dönüşmüşler. Anadolu bozkırının ortasında
uzanan büyüklü küçüklü göllerin önemli bir kısmı dünyanın
en nadir balık türlerine ev sahipliği yapmakta. Örneğin
Tuz Gölü ve etrafındaki uydu göller gerçek bir iç delta
özelliğinde. Türkiye'deki en büyük ve kendine has sulak
alan yapısı olan Tuz Gölü Havzası sadece kendine sakladığı
çok sayıda endemik türe sahip. Diğer yandan, Türkiye
gölleri su kuşları için de yaşamsal bir önem taşıyor.
Akarsular tüm bu doğal yaşam ortamlarını birbirine bağlayıp
tek bir organizmanın parçaları haline getiren ve bunu
yaparken de yepyeni yaşam alanları yaratan çok hassas
oluşumlar. Akarken oluşturdukları vadiler, mağaralar,
adacıklar ve taşkın ovaları kimi zaman canlıların yayılabilmeleri
için bir yol, kimi zaman da sığınmaları için bir barınak
işlevi görmüş. Türkiye'deki en büyük nehir sitemini
Murat, Fırat ve Dicle nehirleri oluşturmakta. Fırat
kaplumbağası (Rafetus euphraticus) gibi Ortadoğu'ya
özgü pek çok canlı Anadolu topraklarına bu nehirler
sayesinde ulaşabilmiş. Anadolu'daki diğer bazı nehir
vadileri fiziksel izolasyon etkisi yaratarak biyolojik
çeşitliliğin daha da artmasına neden olmuş.
Çoruh ve Kelkit vadileri Kardeniz Bölgesi içinde bulunmalarına
karşın sahip oldukları ılıman koşullar nedeniyle Akdeniz
kökenli bitkilere ev sahipliği yapıyorlar. Nehirlerin
oluşturdukları taşkın ovaları ve adacıklar ise özellikle
su kuşları açısından büyük öneme sahip. Murat Nehri'nin
taşkın düzlükleri bugün hâlâ daha bozulmadan kalabilmiş
nehir alanlarından biri. Türkülere konu olan turnanın
(Grus grus) ve telli turnanın (Anthropoides
virgo) Anadolu'daki varlık sebebi büyük ölçüde işte
bu taşkın düzlükleri. Bugün ne yazık ki nehirlerin binlerce
yılda oluşturdukları doğal sistemler, sürdürülebilirlikleri
tartışma götüren enerji yatırımları uğruna kendi suları
altında bırakılıyor. Fırat, bu uğurda neredeyse tamamen
kaybedilen bir nehir.
Kıyılar karanın sonu ve nehirlerin denize kavuştuğu
sınır çizgisi. Bir çizgi olmaktan çok, denizdeki canlılığı
karadakine bağlayan çok özel bir yaşam alanı. Hiçbir
doğal yaşam ortamının kıyılar kadar çeşitlilik göstermesi
olası değil. Kumullar, nehir ağızları, lagünler, kayalık
adacıklar, denize dik yarlar, mağaralar, düz delta adacıkları,
kumulların ardında uzanan subasar ormanları hep kıyı
çizgisi boyunca gödüğümüz ve her biri başka başka canlı
topluluklarını barındıran çok hassas oluşumlar. Akdeniz
foku (Monachus moncahus), yeşil denizkamplumbağası
(Chelonia mydas), tepeli karabatak (Phalacrocorax
aristotelis) ve denizbörülcesi (Salicornia sp.) Türkiye kıyılarındaki ve denizlerindeki biyolojik
çeşitliliği temsil eden türlerden bazıları.
Tüm bu söylenenler Anadolu'da milyonlarca yıldır oynanan
yaşam oyununun sonuçları aslında. Çok farklı yaşamlar
sahne almış olduğu için çok fazla söz söylenmiş, çok
fazla iz bırakılmış ve çok fazla çeşitlilik üretilmiş.
Anadolu'nun adı bile, yani 'ana' ve 'dolu' kelimelerinin
yan yana getirilmesi, bu çeşitlilik ve üretimin ne denli
üst noktalara ulaştığını kanıtlıyor. Diğer yandan, böyle
bir kara parçasını vatan bilen biz Türkiye insanının
onun üzerindeki milyonlarca yıllık izleri silebilmek
için nasıl da canla başla çalıştığını görmeden yapamıyor
insan. Yüreğinde taşıdığı aşkın gücünde zengin, kaderinde
ise yoksul mu yoksul bir yalnıza benziyor aslında Anadolu.
Binlerce yıl üzerinde yaşayan medeniyetlere zırnık almadan
hep vermiş, karşılığında ise hak ettiği değeri hiçbir
zaman görememiş bir coğrafya. Her şeye rağmen güzel,
her şeye rağmen zengin, her şeye rağmen ana dolu
|